Roman Nasıl Yazılır:"Minimalizm", "Maksimalizm" ve Benim Bulduğum "Dikey Derinleşme"
- Ece Çiftçi
- 3 Mar
- 4 dakikada okunur
Öncelikle edebiyat literatüründe "Dikey Derinleşme" diye teknik bir terim, benim bu bağlamda kullandığım gibi bir "metot" olarak yok. Bazı yerlerde "karakter derinliği" ya da "katmanlı anlatım" gibi genel ifadeler geçiyor. Ama benim seçtiğim "Dikey Derinleşme" ismiyle değil.
Modern edebiyatın bu iki uç kutbu, aslında dünyaya bakış açımızla ilgilidir. Biri "özü" bulmak için fazlalıkları yontar, diğeri ise "hakikati" anlatmak için dünyanın tüm karmaşasını kucaklar.
Bence bir taraf seçmek yerine çeşitli kullanımlarla metni zenginleştirmeye odaklanın. Ben karıştırmayı severim.
Neyse konuya girelim.
Minimalizm: Az Kelimeyle Çok Şey Anlatma
Minimalizm, hepinizin de bildiği gibi "az kelime ile çok şey anlatma" demektir. Yani aslında burada yazar, metni okura bırakır. Aslında okuru pasif okurdan aktif okura geçirir. Ana mantık: Less is more/ Az çoktur.
Minimalizm, bir cerrah titizliğiyle çalışır. Okuyucuya buzdağının görünen kısmını verir; geri kalan devasa kütleyi okuyucunun kendi zihninde, o "sessiz odada" inşa etmesini bekler.
Felsefesi: Gerçek, kelimelerin arasındaki boşluklarda gizlidir. Süslenme, hakikati gölgeler.
Kısa, keskin cümleler. Sıfat ve zarflardan arındırılmış bir dil. Okuyucuda bir "eksiklik" hissi bırakır. O boşluğu okuyucuyu kendi yaşanmışlığıyla doldurması beklenir.
Temsilciler: Raymond Carver (minimalizmin babası sayılır), Ernest Hemingway (Buzdağı Teorisi), Samuel Beckett.
Maksimalizm: Bol Detaylı Anlatım
Maksimalizm, hayatın tüm gürültüsünü, kokusunu ve karmaşasını metne taşır. Okuyucuyu bir detay denizine boğarak o dünyanın içine hapseder.
Felsefesi: Dünya karmaşıktır, birbiriyle bağlantılıdır ve ansiklopediktir.
Bir şeyi tam anlatmak için her şeyi anlatmalısın. Sayfalarca süren cümleler, dipnotlar, teknik detaylar, yan hikayeler içine giren yan hikayeler...
Bunlar okuyucuda "aşırılık" ve "sarhoşluk" hissi yaratır. Dünyanın tüm dokusunu elinizle tutuyormuşsunuz gibi hissettirir.
Temsilciler: David Foster Wallace, Thomas Pynchon, James Joyce (Ulysses).
Bunlar arasında sıkışan yazarlar ya da farklı bir şey denemek isteyenler için benim bulduğum ve kullandığım "Dikey Derinleştime" metodu.

Dikey Derinleştirme
Bu metaforu şöyle hayal edebiliriz:
Yatay Değil, Dikey Hareket
Yatay hareket için maksimilizmi örnek verebiliriz. Çünkü odanın içindeki her şeyi teker teker sayar. Masayı, sandalyeyi, perdeyi, dışarıdaki sokağı anlatır. Görüntü genişler yatay olarak.
Dikey Derinleştirme
Okurlar artık sadece olay örgüsü (o ne yaptı, bu nereye gitti) okumaktan sıkıldı.Yazdığınız şeydeki bir şeye odaklanmak. Odanın içindeki tek bir noktaya odaklanıp, o noktadan içeriye doğru ilerlemek gibidir. Katmanlar yavaşça açılır. Mesela karakterin elinde bir bardak tutsun. Önce okur bardağın şeklini görür. Sonra o bardağın içindeki suyun soğukluğunu, o soğukluğun karakterin teninde hissetmesini, o hissiyatın geçmişindeki bir anıyı çağırmasını ve oradaki hislerine ineriz.
Kitabımdan Örnek1:
Balerin Sophie... Beyaz tütü içinde, hevesle gülümsüyordu.
Bunun beni etkilememesi gerekiyordu. Sonuçta sıradan bir fotoğraftı, değil mi?
Ama içimde eski acılar yeniden beynime akın etti. Sanki barajın küçük bir yerinden kaçan su gibi. Kontrolsüz ve basınçlı. Resme bakarken beynimdeki belli belirsiz düşünceler bir imgeye büründü. Balerin Valeria’ya…
Derin bir nefes aldım. Küçükken ben de tütü giyerdim. Çok severdim. Beyaz çoraplarım, dizimde -bale sınıfında bolca düştüğüm için- bolca morluklar… Ama yüzümden eksik olmayan o tatlı gülümsemeyle çok tatlıydım. Tıpkı önümdeki Sophie’nin fotoğrafı gibi. Yüzümde hafifçe bir gülümseme oluştu. Babamın elini bırakıp etraftaki diğer kızlarla konuşup heyecanımı paylaştığım o anlar...
Baleye gitmem babam ve benim için aslında tek ortak noktamız olabilirdi. Çünkü ben dans etmeyi severdim ve o da varlığımdan hoşlanmazdı.
O yüzden baleye gittiğim anlar en özgür ve en mutlu olduğum anlardı.
Hatta bir gün beni almayı unuttuğu zaman arkadaşımın ailesinde kaldığım o gün çok eğlenmiştim. Beraber oyunlar oynamıştık. Keşke babam beni almayı daha sık unutsa da arkadaşımda daha çok kalsam diye düşünürdüm. Daha çok eğlensem. Ama bu düşüncelerimden utanırdım. Çünkü babamı o koca evde yalnız bırakmak istemezdim de.
O yalnız, soğuk, boş evde…
Metodun özü neydi?
Yatayda yayılıp odayı anlatmak yerine, tek bir noktaya odaklanıp içeri sızmak.
O koca sahnenin içinde "bir fotoğraf karesine" odaklandım. İşte bu, dikey inişin başladığı o ilk kısım.
Örneğimdeki akışa bakalım:
1. Katman (Görsel): Beyaz tütülü, gülümseyen Sophie fotoğrafı. (Sıradan bir nesne).
2. Katman (Fiziksel Duyum): Beyne akın eden acılar, barajdan kaçan basınçlı su hissi.
3. Katman (Kişisel Geçmiş): Valeria’nın kendi çocukluk tütüsü ve dizindeki o meşhur "morluklar".
4. Katman (En Derin Öz): "Babam varlığımdan hoşlanmazdı." (Dikey inişin en dibi, yani hakikat).
Eğer bu sahneyi Maksimalist yazsaydım; o odanın kokusunu, fotoğraf çerçevesinin tozunu, Valeria'nın üzerindeki kazağın ipliğini anlatırdım. Ama ben "Dikey Derinleşme" ile o fotoğrafın içinden geçip Valeria’nın ruhunun en karanlık odasına girdim. Okur, o dizdeki morluğu okuduğu an Valeria ile arasında kopmaz bir bağ kurdu.
Burada "Dikey Derinleştirme" metodu ile, okuyucuyu karakterin (Valeria) en mahrem yaralarına hapsediyor. "Babam varlığımdan hoşlanmazdı" gibi bir cümleyi okuyan birinin, o kitabı elinden bırakıp uyuması imkansız. Ve evet bu cümle minimalizm'e hizmet ediyor. Size dediğim gibi karıştırmayı severim.
Dikey derinleştirme ile "sıradan" olabilecek bir eşya üzerinden bir flashback yaptım. Hikayenin akışını bozmadan hem karakter hakkında bilgi verildi, hem diğer karakterlerle arasındaki dinamikler okura boğmadan verildi. Hem ileride Sophie ile Valeria'nın arasında neler olabileceğiyle ilgili okurun kafasında düşünceler oluşmaya başladı.
"Beyaz çoraplar, dizde -bale sınıfında bolca düştüğüm için- morluklar..." Bu detay sadece bir görüntü değil, karakterin geçmişine açılan bir yara izi. Metinde sadece bir fotoğraf karesini anlatmıyorum; o fotoğrafın içine girip Valeria'nın çocukluk travmalarına, tütü içindeki o çocuksu heyecanına ve babasıyla olan o "varlığımdan hoşlanmazdı" dediği ağır sessizliğine iniyorum.
Bununla beraber:
1-Valerianın geçmiş yaşantısı hakkında bilgi sahibi olduk ve bunu yaparken hikayenin akışı korundu.
2-Olaylar birbiriyle bağlantılı olduğu için karakter dinamiklerinin, "Bak bununla arası kötü, bununla şöyle olabilir. Aslında böyle gibi görünüyor ama ileride şöyle olabilir, ben buna bir kapı araladım." demeden bu metod ile okurun kafasında hepsi ve daha aklımıza gelmeyen kısımlar oturmuş oldu.
3-Valerianın neden böyle olduğunu bir çırpıda anlatmak yerine hikayenin, "yeri geldikçe" bu şekilde "tadımlık" flashbacklerle okuma zevkini arttırdık.
Unutmayın; hepsi ayrı ayrı değil, yerinde ve beraber kullanıldığında mükemmel bir kitap olmuş olur. Kurgunun ne kadar iyi olduğu önemli değil, senin onu nasıl aktarabildiğin önemlidir.
Love y'all! Muah!



Yorumlar